Masum insanlari hedef alan 11 Eylül saldirilari, tüm dünya tarafindan oldugu gibi Müslümanlar tarafindan da lanetlenmistir |
11 Eylül tarihinde New York Dünya Ticaret Merkezi’ne ve Pentagon’a düzenlenen, binlerce masum insanın ölümüne, pek çok insanın da yaralanmasına neden olan saldırı, dünya düzeninin yeniden şekilleneceği bir dönemin başlangıcı oldu. Pek çok teorisyen tarafından farklı görüşler ortaya konuldu. Bir kısım uzmanlar, bu terör saldırısının daha büyük çatışmalara neden olacağını öne sürerken, büyük bir çoğunluk da Amerika’nın bundan sonra izleyeceği politikanın itidal ve adalet üzerine inşa edilmesinin şart olduğuna dikkat çektiler.
Saldırının ardından, Amerika Birleşik Devletleri teröre karşı geniş çaplı bir mücadele başlattı. Hemen tüm dünya ülkeleri ve uluslararası topluluklar ABD’ye bu mücadelesinde destek verdiler. Teröre ve teröre destek veren tüm unsurlara karşı yürütülen bu mücadelede, ağırlıklı olarak askeri tedbirlere başvuruldu. Ancak bugün gelinen noktada, bazı başarılar elde edilmiş olmasına rağmen, söz konusu mücadelenin kesin çözüme ulaşamadığı açıkça görülmektedir.
Bunun temel nedenlerinden biri, terörle mücadele stratejisinin -büyük ölçüde- askeri tedbirler çerçevesinde belirlenmiş olması ve eğitim ve kültür alanında askeri mücadeleyi destekleyecek gerekli girişimlerin yeterince yapılmamış olmasıdır. Oysa bir sosyo-psikolojik ve ideolojik sorun olan terörü; sadece “teröre destek olan rejimlerin değiştirilmesi” gibi askeri yöntemlerle çözmeye çalışmak yanlıştır. Bu, hem arada masum insanların da hayatlarını kaybedebilecekleri bir trajedidir, hem de radikalizmi ve dolayısıyla terörizmi besleyen yeni bir etken olur. Terörün tam anlamı ile ortadan kaldırılması, ancak terörist grupların propagandalarını etkisiz hale getirecek fikri bir mücadele ile mümkündür, askeri mücadele ise bir noktaya kadar fayda sağlayabilir.
ABD yönetiminin de, terör karşısındaki stratejisini belirlerken bu gerçekleri göz önünde bulundurması önemlidir. Asıl olarak terörü doğuran ideoloji ve psikoloji ortadan kaldırılmalıdır. 11 Eylül’ün ardında olduğu düşünülen sözde “İslami terör”ü besleyen ana kaynak, İslam’ı yanlış yorumlayan ve şiddet arayışlarına sözde bir gerekçe olarak kullanmak isteyen birtakım radikal gruplardır. Yapılması gereken bunların yanlış İslam anlayışının yerine, gerçek İslam ahlakının egemen kılınması, teröre yol açan yanlış anlayışların yerine insanlara Kuran’a dayalı gerçek din ahlakının öğretilmesidir.
Bugüne kadar Bush yönetimi, yürüttükleri mücadelenin Müslümanlara karsi degil terörizme karsi oldugunu defalarca vurgulamistir. ABD’nin iç ve dis politikasinda Müslümanlarin hassasiyetlerini göz önünde bulundurmasi elbette son derece önemlidir. |
Ayrıca, ABD’nin sorunu “dışarıdan” halletmeye çalışması da istenilen sonucu vermeyecektir. Sorun, İslam ahlakının birtakım insanlar tarafından yanlış anlaşılması veya çarpıtılmasından doğduğuna göre, çözüm de İslam dünyasının içinden gelmelidir. İslam ahlakının doğru anlaşılması ve İslam’ı yanlış anlayıp uygulayanların bundan men edilmesi, Müslümanlar tarafından yapılabilecek bir iştir. ABD’nin bu konuda izlemesi gereken politika, İslam dünyasının içinden gelecek bir çözümü -kitabın başından beri üzerinde durduğumuz gibi bu çözüm İslam Birliği’nin kurulmasıdır- desteklemesi, bunun yolunu açmasıdır.
Amerikan yaklaşımının bu yönde şekillenmesi, hem ABD, hem İslam dünyası hem de tüm dünya açısından çok daha hayırlı olacaktır. Bunun aksini savunanlar, dünyayı bir kan gölüne doğru sürüklüyor olabileceklerini hesaba katarak bir kez daha düşünmelidirler. Dahası ABD yönetimi, birtakım artniyetli güç merkezlerinin bu konudaki yanlış telkinlerine de itibar etmeme konusunda dikkatli olmalıdır. Söz konusu güç merkezleri, İslam’ı bir din ve medeniyet olarak “düşman” sayma yanılgısına kapılmış, Batı ile İslam dünyaları arasında kanlı bir savaş yaşanmasını şiddetle arzu eden bazı ideolog ve stratejistlerdir. Bunlar, ABD yönetiminin terörle mücadele politikasını ısrarla “İslam’la mücadele” gibi göstermek ve sonuçta da o hale getirmek çabası içindedirler. Başta Başkan Bush olmak üzere Amerikan yönetiminin söz konusu “Batı-İslam savaşı” senaryolarını kesin biçimde reddeden sağduyulu açıklamaları, 11 Eylül’den bu yana olumlu sonuçlar vermiştir. Ancak bu açıklamaların uygulanan politikalara da yön verdiğinin dünya kamuoyu tarafından fark edilecek şekilde belirginleşmesi gerekmektedir.
ABD Dünya Barışının Tesis Edilmesine Nasıl Katkıda Bulunabilir?
11 Eylül olayları ile birlikte Amerikan yönetimi yeni bir dış politika ve ulusal güvenlik stratejisi belirledi. Terör saldırılarından bir hafta sonra Başkan Bush’un ulusa sesleniş konuşmasında ana hatları ifade edilen ve “Bush doktrini” olarak da anılan bu strateji, pek çok tartışmayı da beraberinde getirdi. ABD’nin kendi ülkesini korumak için her zaman düşmandan önce davranacağı anlamına gelen -ve bu anlamda belli noktalarda meşru kabul edilebilecek- bu stratejisi, yeni bir dönemin başlangıcı demekti. Saldırıların ardından oluşan psikolojik ortamda, Amerikan Başkanı George Bush’un hamiyet duygularından istifade edilerek belirlenen bu strateji, ABD’deki bazı sertlik yanlısı çevreler tarafından farklı yönlere çekilmek istendi. Söz konusu çevreler bu yaklaşıma dayanarak ABD’nin, neredeyse tüm Ortadoğu’yu hedef alan ve yaklaşık 20 yıl sürecek bir savaşa hazırlanması gerektiğini ileri sürdüler. Bu yaklaşımın büyük bir hata olduğuna ve terörü körükleyeceğine dikkat çeken daha ılımlı çevreler ise, bu stratejinin büyük riskler içerdiğine işaret etmektedirler. Bu risklere geçmeden önce, bu doktrinde yer alan “önleyici saldırı” kavramı üzerinde kısaca durmakta fayda vardır.
Bugün dünyanın yegane süper gücü konumundaki ABD’nin, dünyanın farklı bölgeleri için siyasi planları ve stratejileri olması doğaldır. ABD müdahalelerinin zaman zaman olumlu sonuçlar doğurduğu örnekler de vardır. Örneğin 1990′lı yıllarda önce Bosna-Hersek’i ardından da Kosova’yı hedef alan Sırp saldırganlığının dizginlenmesinde, ABD’nin Sırplara yönelik askeri ve diplomatik müdahalelerinin büyük yararı olmuştur. Burada önemli olan, ABD’nin müdahil olduğu coğrafyalarda; farklı grupların haklarını gözeten, adil, insan haklarına saygılı ve barışçı bir politika izleyip izlemediği, kısaca uluslararası hukuka uyup uymadığıdır.
Bosna-Hersek ve Kosova’da yaşanan Sırp zulmüne, ABD öncülüğünde yapılan müdahale, Sırp saldırganlığının dizginlemesinde önemli rol oynamıştır. |
ABD yönetimi içinde bazı çevreler tarafından savunulan, önleyici saldırı anlayışı da son derece riskli bir stratejidir. Bu stratejinin bazı savunucuları, her devletin sahip olduğu meşru savunma hakkını fazlasıyla aşan bir yaklaşım içindedirler. Bu yanlış yaklaşıma göre, “ileride güvenliğime karşı bir tehdit oluşabilir” iddiasıyla her türlü saldırıya zemin hazırlanmaktadır. Bu ise, her türlü sorunu askeri tedbirlerle çözmeye yönelmek demektir. Halbuki, yalnızca askeri tedbirler uygulanarak kesin başarıya ulaşılamayacağı açıktır. Dünya tarihi bunun örnekleri ile doludur.
Geçtiğimiz yüzyıl milyonlarca insanın ölümüne ve çok büyük maddi kayıplara neden olan büyük savaşların yüzyılı oldu. Bu yüzyılda daha fazla savaş yaşanmaması için sorunların barışçıl yöntemlerle çözülmeye çalışılması son derece önemlidir. |
Pek çok yanılgı içeren bu mantığa göre, uluslararası ilişkiler hukuka değil güce dayalıdır. Bu kimselerin talebi, Amerika’nın bir tür “güç” gösterisinde bulunması, düşmanlarına halen güçlü olduğunu “en etkili” şekilde göstermesidir. Sertlik yanlıları, ABD’nin ancak savaşarak askeri üstünlüğünü sürdüreceği ve her zaman için “ilk vuran” olması gerektiği yanılgısına kapılmışlardır. Elbette bu tehlikeli yaklaşım tüm Amerikan yönetimini temsil etmemektedir.
Sertlik yanlıları zaman zaman Amerikan politikasında ağırlık kazanmakla birlikte, yönetim ve danışman kadrolarında itidalli ve barışçıl bir politika izlenmesi gerektiğini savunan çok sayıda kişi de yer almaktadır.
Başta ABD olmak üzere tüm dünya ülkelerinin her zaman barış yönünde tavır alması, her koşul altında barışı savunup desteklemesi gerektiği açıktır. “Güçlü olanın haklı olduğu”, “sorunların güç kullanımıyla doğru orantılı olarak çözüleceği” gibi yanılgılara sahip olan çevreler, söz konusu telkinleri ile kendi ülkelerini de ciddi bir çıkmazın içine sürüklemektedirler.
Bu çıkmazın bir boyutu, başta da belirttiğimiz gibi terörün güçlenmesi tehlikesidir. Bir diğeri ise savaşların ABD’ye getireceği yüktür. Günümüzde pek çok stratejist Amerika’nın hem ekonomik hem de siyasi olarak güç kaybetmeye başladığına dikkat çekmektedir. Askeri güç ABD için çok büyük bir avantaj olmakla birlikte, sertlik yanlısı kimselerin telkinleri doğrultusunda, sürekli savaş ve seferberlik hali yaşanmasının Amerikan ekonomisine çok büyük bir darbe vuracağı görülmektedir. Bununla birlikte, dünyanın farklı köşelerinde devamlı savaş durumunda kalan bir Amerika pek çok insanın gözünde, insan hakları, demokrasi ve hürriyet gibi evrensel değerlerin koruyucusu olmak konumundan da çıkacaktır. Sertlik taraftarlarının politikaları neticesinde, tüm toplumlar tarafından saygı duyulan bir Amerika yerine kendisinden sadece korkulan bir Amerika ortaya çıkacaktır. Bu durumda çeşitli askeri zaferler elde edilse bile, bunlar ekonomik olarak zor duruma düşecek ve dünya çapında imajı sarsılacak olan Amerikan halkı için gerçek bir başarı olmayacaktır. Aslında Amerikan yönetiminin de böyle bir duruma düşmek istemeyeceği açıktır, bu nedenle yapılması gereken sertlik yanlısı çevrelerin yanlış telkinlerine karşı dikkatli olunması ve itidalli, sağduyulu bir politika izlemekten vazgeçilmemesidir.
Ayrıca söz konusu çevreler, savundukları bu uygulamalar ile diğer devletlere nasıl bir örnek teşkil edeceklerini de göz önünde bulundurmalıdırlar. Diğer ülkelerin de kendilerini koruma güdüsüyle harekete geçmelerinin ve uluslararası hukuka ve teamüllere kendilerini bağlı görmemelerinin nelere mal olacağını hesaba katmalıdırlar. Rusya, Çin, Hindistan -ve elbette İsrail- gibi nükleer silahlara sahip ülkelerin de benzer bir “önleyici saldırı” stratejisini uygulamaya geçirmeleri durumunda, dünyanın nasıl büyük bir karmaşa ve çatışma içine düşeceği aşikardır. Böyle bir olasılığın gündeme gelmesi bile büyük bir tehlikedir.
Elbette tüm ülkeler gibi ulusal menfaatlerini korumak ve kendisini potansiyel tehlikelere karşı savunmak ABD’nin de hakkıdır ve uluslararası toplum, özellikle de 11 Eylül olaylarından sonra, ABD’nin bu hakkına büyük saygı göstermektedir. Bu hakkın hem ABD hem de dünya ülkelerinin faydasına olacak şekilde kullanılması ise, atılacak adımların uluslararası hukuk çerçevesinde belirlenmesiyle sağlanabilir. Söz konusu stratejinin keyfi uygulamalara neden olmasını engelleyecek en önemli öge, uluslararası hukuk ve bu hukuk çerçevesinde uluslararası toplumun mutabakatının sağlanması olacaktır. Aksinde ise stratejinin uygulayıcılarının, hem kendi ülkelerini büyük bir krizin içine itmeleri hem de dünya barışını tehdit edici unsurlara dönüşmeleri kaçınılmazdır.
Tüm bu nedenleri göz önünde bulundurarak Amerikan yönetiminin bu stratejisini bir kez daha gözden geçirmesi şarttır. Dünya barışını korumak ve istikrar sağlamak isteyen bir Amerika’nın bunun için başvuracağı yol sertlik ve şiddet değil, itidal, sağduyu ve adalet olmalıdır.
Terörle mücadelede, ABD’nin izlemesi gereken öncelikli yol, kültürel çalışmaların desteklenmesidir. Sorunların şiddete başvurarak çözülmesi gerektiğini savunan, insanlar arası ilişkileri menfaatten ibaret gören, saldırganlığı meşrulaştıran her türlü ideolojinin fikri olarak çökertilmesi, teröre zemin hazırlayan ortamın ortadan kaldırılması demektir. İnsanlara bu ve benzeri kötülükleri aşılayan ve din ahlakına karşı olan ideolojilerin yerine, vicdanlı olmayı, hoşgörülü davranmayı, sevgiyi ve merhameti emreden gerçek din ahlakının yaygınlaşması başta terör olmak üzere pek çok toplumsal sorunun kalıcı çözümü olacaktır.
Bu yönde yapılacak kültürel çalışmalarda, ABD yönetimi sivil toplum kuruluşları ile iş birliği yapabilir. Son dönemlerde bu konuda çalışmalar yapan sivil toplum kuruluşlarının sayısında artış olmuştur ve bu sevindirici bir gelişmedir. Ancak sorunun tam anlamıyla çözüme kavuşması için, hem yapılan faaliyetlerin etki alanı genişletilmeli, hem de bu faaliyetler devlet yönetimi tarafından destek görmelidir.
Tüm bunların yanı sıra Amerikan yönetimi, Hıristiyanlığın temel değerlerinin de savaşa ve düşmanlığa karşı olduğunu unutmamalıdır. Allah insanlara yeryüzünde kargaşa çıkarmamalarını, huzuru ve güvenliği bozmamalarını emretmiştir. İnançlarına değer veren bir Amerika’nın dünyaya korku ve tedirginlik değil, huzur ve güven vermesi, barışçıl yaklaşımı ile tüm insanlığa örnek olması gerekir. İnançlı Hıristiyanlar olduklarını sık sık vurgulayan Bush yönetimi üyeleri, İncil’e göre Hz. İsa’nın kendilerine, “Ne mutlu barış yapanlara” (Matta Bap 5, 9) sözleri ile yeryüzünde barış elçileri olmalarını emrettiğini unutmamalıdırlar.
Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah’a teslim ederse, artık onun Rabbi katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 112)
Herkesin (her toplumun) yüzünü çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse hayırlarda yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri biraraya getirecektir. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir. (Bakara Suresi, 148)
Bu doğrultuda Amerikalı din adamları da, Amerikan yönetimine olumlu çağrılarda bulunmaktadır. Amerikan Ulusal Kiliseler Konseyi tarafından (50′ye yakın imza ile), Başkan Bush’a hitaben yazılan bir mektup bu çağrının örneklerinden biridir. Henüz Irak Savaşı’nın başlamadığı günlerde kaleme alınmış olan mektup, önemli hatırlatmalar içermektedir:
… Bu mektubu, Allah tarafından bizlere verilmiş olan nimetlerin, milletimizin yapacağı eylemler nedeniyle zarar görebileceği endişesiyle yazıyoruz. Amerikan kiliseleri ve kiliselere bağlı örgütlerin liderleri olarak, tarafınızdan ve yönetimde yer alan bazı kimseler tarafından, Irak’a karşı yapılması düşünülen “önleyici askeri saldırı” ile ilgili açıklamalarınız bizleri alarma geçirdi. Saddam Hüseyin’in komşularına ve kendi halkına ve hatta Amerika’nın çıkarlarına karşı bir tehdit olduğunu kabul etmekle beraber, böyle bir askeri harekatın tamamen yanlış olduğunu düşünüyoruz. Ahlaki değerlere dayanarak, Amerika’nın Irak’a saldırıda bulunmasına karşıyız… Saddam Hüseyin hükümetine karşı yapılacak askeri bir harekat ve sonrasında gelişecek olaylar, çok fazla sayıda sivilin hayatını kaybetmesine veya yaralanmasına neden olacak, pek çok masum insan acı çekecektir… Milyonlarca vatandaşımızı temsil eden Hıristiyan liderler olarak, hükümetimizin bizim için önemli olan ahlaka ve değerlere uygun hareket etmesini; savaşı değil barışı savunmasını, uluslararası toplum ile birlikte hareket etmesini, uluslararası kanun ve sözleşmelere saygı göstermesini ve insan hayatına değer vermesini talep ediyoruz.21
Savaşların Neden Olduğu Yıkımlar
Savaş, savaşın tüm taraflarına her zaman acı ve gözyaşı getiren, büyük kayıplar verdirten çok büyük bir zulümdür. Din ahlakı insanların anlaşmazlıklarını barışçıl yollarla ortadan kaldırmalarını, uzlaşmacı bir tavır göstermelerini gerektirir. Din ahlakını yaşayan bir insan kin, intikam, öfke gibi kötü özelliklerden sakınır, affedici ve hoşgörülü bir tutum sergiler. İnsanların din ahlakından uzaklaşmaları ise hem toplum içinde, hem de toplumlar arasında çatışmanın teşvik edildiği bir ortam meydana getirir. Yakın tarihte yaşanan iki büyük dünya savaşı da din ahlakına uygun olmayan ideolojilerin insanları sürüklediği büyük belalardır.
10 milyondan fazla insanın hayatını kaybettiği I. Dünya Savaşı, Avrupa’dan Ortadoğu’ya çok geniş bir cephede büyük yıkımlar meydana getirdi. I. Dünya Savaşı gibi hiçbir haklı ve meşru nedene dayanmayan II. Dünya Savaşı da çok kanlı bitti; 55 milyon insan bu acımasız savaş nedeniyle hayatını kaybetti. Üstelik bu savaşı yaşayanlar tarihte eşine az rastlanır vahşetlere şahit olmuş, toplama kamplarında milyonlarca masum insanın yok edilişine tanıklık etmişlerdi.
I. ve II. Dünya Savaşları çok büyük yıkımlara neden oldu. On milyonlarca insanın hayatını kaybettiği savaşların sonrasında, yaraların sarılması çok uzun süre aldı.
| |
Düzene konulması (ıslah)ından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın. (Araf Suresi, 56)
Yaşanılan iki büyük dünya savaşı ve bu savaşların sebep olduğu yıkımlar, ne yazık ki, insanların savaşın ne kadar büyük bir felaket olduğunu öğrenmeleri için yeterli olmadı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra da dünyanın çeşitli bölgelerinde çatışmalar ve savaşlar yaşandı. Katliamlar devam etti. Az sayıda insanın siyasi ihtirasları ve çıkar arayışları nedeniyle milyonlarca insan öldü, on binlerce insan sakat kaldı, şehirler yakılıp yıkıldı, ülkeler harap oldu. Savaşlar yalnızca insanlara fiziksel olarak zarar vermekle kalmadı, savaşa tanıklık eden kişilerde ciddi piskolojik sorunların yaşanmasına, bir neslin ruh sağlığının tamamen alt üst olmasına neden oldu. Bomba sözcüğünü duyduğunda, bir üniforma gördüğünde dahi dehşete kapılan, titreme ve korku nöbeti geçirenler, savaşlarda yaşadıkları vahşet dolu anlar nedeniyle yıllarca şizofren bir ruh halinde kalanlar, topluma uyum sağlamakta büyük zorluk çekenler hep savaşların eseriydi.
Günümüzde de karşılaşılan sorunları savaşarak çözümleyeceğini sananlar, yalnızca askeri tedbirlerden medet umanlar, başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerinde yeni savaşlar planlayanlar tüm bu insani trajediyi bir kez daha hatırlamalı ve bu tehlikeli planlarından vazgeçmelidirler.
Öte yandan Irak Savaşı’nın maliyeti üzerine yapılan çalışmalar da, olayın ayrı bir boyutunu gözler önüne sermektedir. Bu araştırmalar çok çarpıcı bilgiler ortaya koymakta, tüm Ortadoğu’yu içine alabilecek bir savaşın bütün dünyayı sarsabilecek neticeleri olduğunu göstermektedir.
Irak Savaşı’nın Maliyeti ve Düşündürdükleri
Irak Savaşı’nın maliyeti savaş öncesinde ve sonrasında çok tartışıldı. Yukarıda, ünlü strateji kurumlarından Brookings Institute’un internet sitesinde yer alan, “Savaşın Ekonomik Maliyeti” başlıklı yazı görülmektedir. Sağda ise The New York Times’da konuyla ilgili yayınlanan “Hedef Bağdat, Ama Ne Pahasına?” başlıklı yazı yer almaktadır. |
Sertlik yanlısı çevreler tarafından büyük bir maliyet olarak değerlendirilmeyen 100 milyar dolar, ABD’nin 0-12 yaş grubunun eğitim giderleri için ayırdığı bütçenin üç, uluslararası ilişkiler bütçesinin ise dört katıdır. Bu miktar ile Amerika’da sigortası olmayan tüm çocukların beş yıl boyunca bütün sağlık giderlerinin karşılanması da mümkündür. Amerikan halkının yaşam standartının daha da iyileştirilmesi için kullanılabilecek bu paranın, binlerce insanın ölümüne neden olan bir savaşa harcanması elbette ibret vericidir. Ayrıca, tekrar hatırlatmak gerekir ki bu, en iyi koşullar düşünülerek yapılmış bir hesaplamadır. Pek çok emekli askeri yetkili ve savunma stratejisti -savaş sonrasında yaşanacak potansiyel riskleri de göz önünde bulundurarak- maliyetin şu anki haliyle kalmayacağını da ifade etmektedirler.
Nitekim Amerikan tarihinde yaşanan çeşitli savaşlar, savaşların planlanandan çok daha maliyetli olduğunu göstermektedir. Örneğin Lincoln’ün Hazine Bakanı, yapılacak savaşın Kuzey’e 240 milyon dolara mal olacağını planlamış, ancak savaşın bütçeye yükü planlanandan 13 kat daha fazla, yani 3 milyar 200 milyon dolar olmuştur. Benzer bir şekilde, Vietnam Savaşı için 1966 yılı bütçesinde 10 milyar dolar ayrılmış ve savaşın 1967 yazında sona ereceği tahmin edilmiş, ne var ki savaş 1973′e kadar sürmüş ve savaşın bütçeye doğrudan etkisi 110-150 milyar dolar olmuştur.22 Kısa sürede neticeleneceğinden emin olunan Vietnam Savaşı, 47 binden fazla Amerikan askerinin cephede, 11 bin askerin diğer nedenlerle ölmesine, 303 bin askerin de yaralanmasına neden olmuştur. 1 milyondan fazla sivilin hayatını kaybettiği bu savaşta, 225 bin Vietnamlı asker ölmüş, 570 bin asker de yaralanmıştır.23
Bu örnekler, savaşın gidişatında beklenmeyen değişiklikler olduğu zaman maliyetin katlanarak büyüdüğünü göstermektedir. Yaşanacak her savaşta iki taraf için de hem insani hem de mali kayıpların daha da büyüyebileceği göz önünde bulundurularak, Irak’taki savaşın benzerlerinin bir daha asla yaşanmaması hedeflenmelidir. Unutmamak gerekir ki, Amerikan yönetiminin Ortadoğu’da sağlamak istediği barışçı, ılımlı, demokratik ortamın savaş yolu ile kurulması mümkün değildir. Askeri bir başarı sağlansa bile, bu yolla, bölgede kalıcı huzur ve güvenliğin sağlanması oldukça zor olacaktır. Cephe savaşını kazanmak, bir bölgeyi toplumsal ve siyasi olarak hakimiyet altına almak için yeterli olmayabilir.
Ortadoğu hassas dengeler üzerine kurulu bir bölgedir. Tarihi tecrübeler göstermektedir ki, yabancı güçlerin, bu hassas dengeleri en adil ve hakkaniyetli şekilde koruyabilmeleri, bölgedeki tüm halkların razı olacağı bir düzen kurmaları pek kolay değildir. Bunu ancak, bölge halkları ile ortak kültür ve medeniyete sahip bir güç gerçekleştirebilir. Bu da, tüm Müslüman ülkeleri birleştiren ve İslam aleminin iradesini yansıtan merkezi bir otorite olmalıdır. Bu otorite, yalnızca Ortadoğu konusunda değil, Batı ile İslam dünyası arasındaki tüm sorunlara çözüm getirebilecek olan İslam Birliği’dir. Dolayısıyla başta ABD olmak üzere Batılı güçlerin izlemesi gereken strateji de, tüm Müslüman ülkeleri, barışsever, hoşgörülü ve yapıcı bir anlayışta birleştirecek olan İslam Birliği’nin oluşturulmasına destek vermek ve bu birlikle ittifak halinde hareket etmek olmalıdır. Böylece ABD, Batı’da Fas’a ve Moritanya’ya; Doğu’da ise Endonezya’ya kadar uzanan dev bir coğrafyada, kendisiyle diyalog ve iş birliği kurabileceği güvenilir bir siyasi birlik bulacaktır.
Yukarıdaki tablolarda katıldığı büyük savaşların ABD’ye ne kadar can ve mal kaybına neden olduğu görülmektedir.
| ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Pek çok Amerikalı stratejist ve düşünür tarafından da işaret edilen bu gerçek, ünlü ekonomist ve Yale Üniversitesi öğretim görevlilerinden Prof. William Nordhaus tarafından hazırlanan “The Economic Consequences of a War With Iraq” (Irak’la Savaşın Ekonomik Neticeleri) başlıklı raporun “Sonuç ve Öneriler” bölümünde, şöyle ifade edilmektedir:
Siyasi açıdan da tek başına hareket etmek, özellikle de İslam ülkelerinin desteğini almadan hareket etmek, hem ılımlı çevrelerde rahatsızlığa neden olacak hem de radikal hareketlere zemin hazırlayacaktır…. .24
Savaşın Perde Arkasında Kim Var?
Bu savaş, Ortadoğu’ya yönelik yeni Amerikan stratejisinin bir parçasıdır. Bu stratejiyi geliştirenler, henüz 1997 yılında Amerika’nın Saddam’ı vurması ve iktidardan indirmesi gerektiğine karar vermişlerdir. Bu yöndeki ilk işaret, 1997 yılında ortaya çıkmıştı. Washington’daki bir grup stratejist, İsrail lobisinin telkinleriyle, kurdukları PNAC adlı “think-tank”le Irak’ın işgali senaryosunu savunmaya başlamıştı. PNAC’in en kayda değer isimleri ise, sonradan George W. Bush yönetiminin en etkin isimleri haline gelecek olan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ve Başkan Yardımcısı Dick Cheney idi. Gerçekte ABD önderliğinde istikrarlı bir dünya kurmak gibi makul bir amaçla yola çıkmış olsalar da, İsrail lobisinin etkisiyle, bu amacın Ortadoğu’da bir savaş gerektirdiği fikrine kapılmışlardı. Oysa çok yönlü bir değerlendirme yaptıklarında, bu fikrin ciddi bir yanılgı olduğunu açıkça görebileceklerdir. Eğer amaç istikrar kurmak, bir düzen oluşturmak ise, savaşın hiçbir zaman düzen oluşturucu bir etkisi olmayacağı açıktır. Tam tersine savaş, mevcut düzeni yerle bir eden, insanlara sürekli kayıp getiren bir durumdur. İstikrarın barışın korunmasıyla sağlanabileceği tarihi bir gerçektir.
Philadelphia Daily News gazetesinde William Bunch imzasıyla yayınlanan “Invading Iraq Not A New Idea For Bush Clique :4 Years Before 9/11, Plan Was Set” (Irak’ı İşgal Etmek Bush Ekibi İçin Yeni Bir Fikir Değil: 11 Eylül’den 4 Yıl Önce Plan Hazırdı) adlı bir makalede, bu konuda şu yoruma yer verilmektedir:
Her ne kadar petrol, Irak Savaşı’nın gerekçelerinden biri gibi görünse de, araştırmacılar bu savaşın perde arkasında çok daha farklı gerçekler olduğunu ifade etmektedirler. |
Gerçekte, Donald Rumsfeld, Başkan Yardımıcısı Dick Cheney ve küçük bir grup muhafazakar ideologlar Amerika’nın Irak’ı işgalini savunmaya henüz 1997 yılında başlamışlardı -yani 11 Eylül saldırılarından 4, Başkan Bush’un göreve başlamasından 3 yıl önce.
Kendilerine PNAC (Project for the New American Century-Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi) adı verilen bu garip ve belirsiz siyaset grubu, Cheney, Rumsfeld, Rumsfeld’in yakın yardımcısı Paul Wolfowitz ve Bush’un kardeşi Jeb Bush’u da içeriyordu. Ve daha o zamanlar bile, Ocak 1998′de, Başkan Clinton’ı Irak’ı işgale ikna etmeye çalışmışlardı. Rumsfeld tarafından imzalanarak Clinton’a gönderilen mektup, “Size Amerika’nın ve müttefiklerinin çıkarlarını tüm dünyada güvence altına alacak yeni bir stratejiyi açıkça başlatmanızı öneriyoruz” diye başlayan mektup, “bu strateji, en başta, Saddam Hüseyin rejiminin düşürülmesini hedeflemelidir” diye devam ediyordu.25
Peki PNAC üyelerinin Saddam’ı düşürmek konusunda bu kadar ısrarlı olmalarının nedeni neydi? Aynı makalede bu konuda şunlar yazılıdır:
Amerika’da savaş yanlısı kişilerin İsrail ile olan bağlantısı Amerikan medyasında büyük tartışmalara neden oldu. Patrick Buchanan’ın “Whose War?” (Kimin Savaşı) başlıklı yazısı medyada konuyla ilgili çıkan haberlerde ele alınan bilgileri incelemekteydi. The New York Times’da yayınlanan “Is It Good for Jews?” (Yahudiler İçin İyi mi?) başlıklı yazıda ise, İsrail’in Irak Savaşı’ndan ne gibi menfaatleri olduğu ele alınmıştı. National Review’da yayınlanan ve altta yer alan iki makelede ise, Yahudilerin hepsini savaş yanlısı gibi göstermenin yanlış olduğuna dikkat çekilmekteydi. |
Petrol, PNAC’in Irak hakkındaki politika açıklamalarında arka planda bir yer tutsa da, itici güç gibi gözükmüyor. Pennsylvania Üniversitesi’nden siyaset bilimi profesörü ve Ortadoğu uzmanı Ian Lustick, Bush’un politikasını eleştirirken, petrolün savaş taraflarınca asıl olarak savaşın masrafını karşılamaya yönelik bir unsur olarak görüldüğüne dikkat çekiyor. PNAC’tan Schmitt ise, “ben Texas’tanım ve bildiğim petrolcülerin hepsi askeri bir operasyona karşı” diyor, “petrol pazarı istikrarsızlık istemiyor.” Profesör Lustick’e göre ise, (savaş için) daha güçlü ama gizli bir motivasyon kaynağı, İsrail olabilir. Bush yönetimindeki şahinlerin, Irak’taki bir güç gösterisinin, Filistinlileri İsrail için avantajlı olan bir barış planını kabul etmeye ikna edeceğini hesapladıklarını söylüyor.26
Kısacası ABD’nin Irak’ı vurması projesinin asıl mimarı, İsrail ve onun ABD’deki uzantılarıdır. ABD’nin Ortadoğu politikasının İsrail tarafından çok dengesiz bir biçimde etkileniyor olması, bu aşamada bir kez daha ortaya çıkmıştır. ABD’nin karar mekanizmalarına etki eden bazı İsrail yanlısı radikal Siyonistler, Washington’ı İsrail’in Ortadoğu stratejisine göre hareket etmeye zorlamaktadır. Bunu da ABD ile İsrail’in çıkarlarının özdeş olduğunu iddia ederek yapmaktadırlar. Oysa ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarı, İsrail’deki radikal Siyonist zihniyeti desteklemek ve bu yüzden Arap dünyasını karşısına almak değil, İsrail’e barış ve ılımlılık telkin etmek ve Araplar ile İsrail arasında adil bir hakem ve arabulucu rolü oynamaktır.
Irak’a saldırı planının geliştirilmesinde de, yine söz konusu İsrail etkisini görmek mümkündür. İsrail lobisi, sonradan Bush yönetiminde etkili mevkilere gelecek olan bazı stratejistleri, Irak’a karşı bir savaş açılması gerektiği yönünde yanlış yönlendirmişlerdir ve bu da Ortadoğu’da pek çok masum insanın hayatına mal olacak, yeni gerilimleri körükleyecek yeni bir savaşın yolunu açmıştır.
Söz konusu savaş stratejisini savunanlar, her ne kadar “Amerikan çıkarları”ndan söz etseler de, aslında savundukları şey İsrail’in çıkarlarıdır. Çünkü gerçekte Amerika’nın tüm bir Ortadoğu’yla savaşmak, bu bölgedeki halkları kendine karşı kışkırtmak gibi bir stratejide çıkarı olamaz. Amerika’nın, bazılarının iddia ettiği gibi, “anti-İslami” bir ideolojisi ve stratejisi de yoktur. Daha önce de belirttiğimiz gibi 1990′larda Sırp vahşetine maruz kalan Balkan Müslümanlarının (Bosnalıların, Kosovalıların ve son olarak da Makedon Müslümanlarının) en büyük destekçilerinden biri Amerika olmuştur. Amerika’nın Müslüman kitlelerle karşı karşıya geldiği tek coğrafya Ortadoğu’dur ve bu da Amerika’nın, bir kısım yöneticilerinin bu ülkenin dış politikasında inanılmaz bir güce sahip olan İsrail lobisinin etkisiyle, İsrail taraflı hareket etmesinden kaynaklanmaktadır. Bu kişilerin bu yöndeki yanlış yönlendirmelerin etkisinden kurtularak, Ortadoğu’daki durumu ön yargısız bir şekilde değerlendirmeleri, çok daha adil bir yaklaşımın geliştirilmesine aracı olacaktır.
Filistin, Yahudilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların barış içinde birarada yaşayabilecekleri bir toprak olmalıdır. Müslüman idaresindeki Filistin’de asırlar boyunca sağlanan huzur ortamının bugün de yeniden inşa edilmesi mümkündür. |
Oysa gerçekte Müslümanlarla çatışmak İsrail’in de çıkarına değildir. Hem Yahudi ve Hıristiyanların hem de Müslümanların bu topraklarda, diledikleri gibi ibadet etme ve yaşama hakkı vardır. Ne var ki İsrail yönetiminin, izlediği politika yalnızca Müslümanlara zulümle kalmamakta, Hıristiyanları ve hatta Yahudileri de tedirgin etmektedir. İsrail, tüm Ortadoğu’yla daimi bir savaş içinde olmak yerine, işgal ettiği topraklardan çekilmeyi ve gerçek bir barış yapmayı seçse, bu hem kendi vatandaşları hem de tüm Ortadoğu halkları için çok daha iyi olacaktır. Söz konusu daimi savaş atmosferi kaçınılmaz olarak İsrail’i de vurmakta, İsrail kendi beslediği radikalizmin hedefi haline gelmekte, İsrail’in masum sivil vatandaşları çeşitli saldırılara maruz kalmakta ve tedirginlik içinde yaşamaktadır. Dolayısıyla Ortadoğu’yu savaşa sürükleyen, hatta global bir “medeniyetler çatışması” körüklemek isteyen radikal Siyonist zihniyete karşı fikren mücadele etmek, İsrail’deki 4.5 milyon Yahudi vatandaşının da güvenliği için gerekmektedir.
Yeni Şafak Gazetesi, 1.4.2003
Gerek İsrail’de gerek ABD’de, Yahudilerin Müslümanlarla birarada barış içinde yaşayabileceğini ve bu barışın sağlanması için her iki tarafın da özveride bulunması gerektiğini savunan çok fazla sayıda Yahudi vardır. Barış yanlısı Yahudiler, İsrail’in Filistin halkına karşı uyguladığı zulüm politikasını şiddetle eleştirdikleri gibi, Irak Savaşı’na da karşı çıkmışlardır. ABD’de faaliyet gösteren Tikkun isimli Yahudi organizasyonun sitesinde yer alan makalede, önleyici saldırı kavramının yanlışlıkları ortaya konulmaktadır. Sağ üstte, Tel Aviv’de Yahudi ve Arapların ortak katılımlarıyla gerçekleştirilen savaş karşıtı gösteri ile ilgili bir haber yer almaktadır. “Yahudiler Neden Irak Savaşı’na Karşı Olmalıdırlar?” (Why Jews Should Oppose War on Iraq) başlıklı, Haham Arthur Waskow tarafından yazılan makalede ise, Yahudi dininin gerçekte her türlü zulme ve saldırganlığa karşı olduğu vurgulanmaktadır. |
Unutmamak gerekir ki, Siyonizm Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak uğruna, bu topraklarda yaşayan tüm Yahudi-olmayan insanları şiddet ve terör yoluyla yurtlarından etmeyi ve hatta gerekirse katliama uğratmayı hedefler. Irkçı, şoven ve işgalci bir ideolojidir. Ancak, bilgi eksikliği ya da yanlış bilgilendirme nedeniyle Siyonist ideoloji hem Yahudi hem Hıristiyan dünyasında bazı kimseleri etkileyebilmektedir. Siyonist propagandaların etkisi altında kalanlara, büyük bir yanlışın içinde olduklarının gösterilmesi ve doğru yola davet edilmeleri, yeryüzünde barışın hakim olmasını isteyen herkesin sorumluluğudur. Bunun için samimi dindar Yahudilerin, vicdan sahibi Hıristiyanların ve Müslümanların ittifak halinde hareket etmeleri önemlidir. İnsanların Siyonizm denen faşizan, Sosyal Darwinist, işgalci ideolojiden bir an önce kurtularak gerçeği görmeleriyle dünya barışının önündeki büyük bir engel kaldırılacak, şiddete destek verenler barışın savunucusu haline gelebileceklerdir.
Yahudi Din Adamlarının Başlattığı Barış İçin Oruç Çağrısı
En üstte Shalom grubu tarafından hazırlanan ve samimi olarak iman eden Yahudilerin neden savaşa karşı olmaları gerektiğini açıklayan ilan görülmektedir. İlanın başlığı: Yahudiler “Hayır” diyor… Neden? Altta ise, “Barış için Oruç” çağrısının metni yer almaktadır. Haham Waskow (sağ altta) |
Irak krizinin başlangıcından itibaren, dünyanın farklı bölgelerinden din adamları barış için çeşitli girişimlerde bulundular. Bunlardan biri de, Shalom adlı Yahudi barış örgütünün yöneticilerinden Haham Waskow’un başlattığı, “Barış için Oruç” çağrısıydı. Dünyanın çeşitli ülkelerinden farklı mezheplere ve inançlara mensup onlarca din adamının bu çağrıya katılmasıyla, üç İlahi dinin mensuplarının da aslında savaşa karşı oldukları bir kez daha gösterilmiş oldu. Çağrıda, kısaca şu noktalar üzerinde durulmaktaydı:
Amerikalılara, gerçek barışı aramak ve dua etmek için oruç tutmak çağrısında bulunuyoruz. Bize barışı ve adaleti emreden, bağışlayan Allah’ın adıyla… Allah bize barışı aramamızı ve barış için çalışmamızı emreder. Büyük bir endişe ile görüyoruz ki, ne Irak hükümeti ne de Amerikan yönetimi Allah’ın bu emrini ana hedef olarak görmemektedirler… Allah bize, komşularımızı sevmemizi, yabancılara iyi davranmamızı ve kendimize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi başkasına da yapmamamızı emreder…. Allah bizden, açları doyurmamızı, evsizlere ev bulmamızı, fakirleri giydirmemizi, dünyayı güzelleştirmemizi, ruhlarımızı ve zihinlerimizi özgürleştirmemizi ister… Allah bize harekete geçmeden önce düşünmemizi ve dua etmemizi emreder. Yeterli deliller ve açık kanıtlar bulunmadan başlayan bu savaşın başkalarına değil, kendi ailelerimize de ölüm getireceğini üzüntüyle görüyoruz. Bu savaş, inançlarımız ve geleneklerimiz tarafından kutsal kabul edilen pek çok mekanın bulunduğu bu bölgeyi yakıp yıkacaktır. Bu büyük tehlike anında, Allah’a yöneliyoruz…
Saddam Hüseyin’in Gerçek İdeolojisi
Irak Savaşı’nın ilk gününden itibaren ana hedefi Saddam Hüseyin’i iktidardan indirmek olarak açıklanmıştır. Kuşkusuz her ne gerekçe ile olursa olsun meselenin savaş yoluyla halledilmek istenmesi yanlıştır. Nitekim savaş boyunca yaşanan can kayıpları, savaşın hiç başlamamış olması gereken kötü bir seçim olduğunu göstermektedir. Ancak öte yandan, Saddam Hüseyin’in de Irak’a ve bölgeye zarar veren ve iktidardan inmesi gereken bir diktatör olduğu gerçeğini görmek gerekir.
Saddam Hüseyin, 1960′lı yıllarda Arap dünyasını sarmış olan “Arap sosyalizmi” akımının yanlış bir yola sürüklediği pek çok insandan biridir. |
Radikal Baas ideolojisi, Saddam’ın kendi vatandaşlarına dahi son derece zalim bir politika izlemesine neden olmuştur. Ancak bu ideolojinin yıkıcı etkilerinin ortadan tamamen kaldırılması için asıl üzerinde durulması gereken, söz konusu ideolojinin telkinlerine karşı yürütülecek olan kültürel mücadeledir. |
Tüm bunlar, Saddam’ın Irak’a liderlik yapabilecek vasıfta bir insan olmadığını göstermektedir. Bir liderden beklenen, kendi halkına huzur, güvenlik, mutluluk ve refah sağlaması, komşularına ve dünyaya da istikrar ve barış getirmesidir.
Bugün artık Saddam iktidardan devrilmiştir, ancak savaş sonrasındaki bu süreçte izlenecek stratejiler de büyük önem taşımaktadır. Ortadoğu’da kalıcı barışın inşa edilmesi için gerekli çözüm, Saddam’ı bir tür canavar olarak göstermek değil, onu şiddet ve acımasızlığa yönelten ideolojiyi ve şartları çözümlemek ve bunların düzeltilmesi için çaba göstermektir. Saddam’ı kanlı bir diktatör yapan, savunduğu radikal Baas ideolojisi ve her türlü sorunun güçle ve hatta kanla çözülmesi gerektiğini varsayan faşizan kültürdür. Bu ideolojinin ve bu kültürün Arap dünyasından temizlenmesi, bunun yerine İslam ahlakının gerektirdiği gibi merhametli, sevgi dolu, insancıl, medeni bireyler ve kitleler yetişmesi için çok kapsamlı bir eğitim ve aydınlanma politikası yürütülmelidir. Kuran ahlakının tam anlamıyla yaşandığı bir toplumda, bu tarz sorunlarla hiçbir zaman karşılaşılmayacaktır.
Ayrıca unutmamak gerekir ki, söz konusu çatışmacı ideoloji ve kültür, sadece Bağdat’ta değil, dünyanın daha başka pek çok yerinde, hatta kimi zaman sözde din adına ortaya çıkmaktadır. Bunun çözümü ise, gerçek din ahlakının insanlara etkili bir biçimde anlatılmasıdır.
Düzen ve İstikrar İslam Birliği ile Sağlanır
Tercüman Gazetesi, 4.4.2003 Yeni Şafak Gazetesi, 25.4.2003 Star Gazetesi, 29.4.2003 ABD yönetimi içinde sertlik yanlısı olan bazı çevreler, Ortadoğu’da düzen ve istikrarı savaşarak sağlamayı hedeflemektedirler. Buna göre savaşı bir diğer savaş izleyecek, söz konusu istikrar sağlama hedefi oldukça geniş bir coğrafyayı savaşın içine sürükleyecektir. Oysa İslam Birliği’nin oluşturulması, böyle bir savaş haline gerek bıraktırmayacak, kalıcı düzen ancak bu birlik sayesinde tesis edilecektir. |
Dünyayı çok büyük acıların ve yıkımın içine itecek bu savaş hali, uluslararası düzenin ve yapının sarsılmasına sebep olacak, dengeleri alt üst edecek, sadece bölge insanlarını değil tüm insanlığı derinden etkileyecektir. Daha önce de vurguladığımız gibi, ABD ve diğer tüm dünya ülkeleri ulusal menfaatlerini en ileri düzeyde koruma hakkına sahiptirler. Bu onlara, güvenliklerini tehlikeye atabilecek durumlara karşı tedbir almaları hakkını da tanır. Ancak tüm ülkeler gibi, dünyanın yegane süper gücü konumundaki
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder